
Emek Partisi
İstatistikler belirli aralıklarla güncellenmektedir; gün içinde gerçekleşen etkileşimler anlık olarak yansımayabilir.
Paylaşım Türü Dağılımı
İçerik Türü (Metin/Görsel/Video)
Gönderiler (31)
Türkiye şampiyon, Almanya bizi kıskanıyor(!) 📌Motorinin litre 100 liraya dayandı. İktidar zamları savaşa bağlıyor ancak yıllık rekor fiyat artışında Türkiye ilk sırada! 📌Almanya, Yunanistan gibi Türkiye’yi ‘kıskanan’ ülkelerdeki artış Türkiye’deki fiyat artışının yarısı düzeyinde. 📌İktidarın “En ucuz akaryakıt Türkiye’de” iddiasının aksine Afrika’daki 41 ülkeden 36’sı motorini Türkiye’den ucuza tüketiyor. 📌Bahanelere, manipülasyonlara karnımız tok. Üretici köylünün kullandığı mazottan alınan vergiler sıfırlansın! Bu gidişe dur diyecek olan işçilerin, emekçilerin ortak mücadelesidir. Zamlar dur diyelim, mücadelemizi yükseltelim!
Smart Solar işçilerinin yanındayız! Aliağa’da Smart Solar işçileri sendika seçme haklarına yönelik saldırıya karşı direnişini sürdürüyor. 4 gündür fabrikaya kapanarak direnen işçilerin talepleri net: Atılan işçiler geri alınsın, işçilerin seçtiği sendika tanınsın. İşçilerin hem toplu sözleşme kazanımlarına hem yasal haklarını kullanmalarına saldıran Smart patronu bu yasa ve irade tanımaz pervasız saldırı gücünü; iktidarın sınırsız imtiyazlarından almaktadır. Yasal haklarıyla, iradeleriyle direnişlerinden vazgeçmeyen “Taleplerimizi kazanana kadar buradayız” diyen Smart işçilerinin mücadelesini büyüteceğiz.

Aile ve çocuklar için gerçek tehdit iktidar politikalarıdır! Adalet Bakanı Akın Gürlek LGBTİ’lere karşı gerçekleştirilen operasyonlarda 162 kişinin gözaltına alındığını; 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem yapıldığını açıkladı. İktidarın “aileyi ve çocukları koruma” adı altında gerçekleştirilen operasyonların devam ettiği saatlerde 11 aylık Büşra bebeğin de 4 gündür kayıp olduğu haberini okuduk. Tarım işçisi anne, bebeğin babası tarafından satıldığını ifade etti. Büşra Bebek’e dair medyaya yansıyan bilgiler iktidarın çocuk politikalarının geldiği noktanın çarpıcı bir göstergesidir. Emekçi aileleri yoksulluğa iten iktidar politikaları çocukların okuldan uzaklaşarak MESEM projeleriyle sanayiye sürülmesine ve ölümcül koşullarda çalışmasına ya da tarikat ve cemaatlerine teslim edilerek şiddet görmesine, istismara maruz kalmasına neden olmaktadır. Aileleri ve çocukları tehdit eden LGBTİ hak örgütleri değil Saray düzeni ve onun çocukları kaderine terk eden politikalarıdır. Öte yandan iktidar, LGBTİ örgütlerini AB ve ABD’den gelen fonlar üzerinden “kökü dışarıda” organizasyonlar; LGBTİ’leri ise “aile ve çocuk düşmanı” nefret objeleri olarak nitelendirirken; adı sık sık çocuk istismarları ve çocuklara dönük şiddet olaylarıyla gündeme gelen tarikat ve cemaat vakıflarının AB’den aldığı fonlar gözlerden kaçırılmak istenmektedir. Yöneticileri çocuk istismarından yargılanan TÜGVA ile TÜRGEV, kamu kurumlarından aktarılan kaynaklar yetmez gibi sadece geçen ay AB’den 270 bin avrodan fazla hibe aldı. Dönemin AKP’li Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu’nun “Bir kereden bir şey olmaz” diyerek istismara karşı kalkan olduğu Ensar Vakfı ise geçtiğimiz nisan ayında yine AB’den 37 bin avro fon aldı. Emekçileri yoksulluğa, çocukları güvencesizliğe sürükleyen iktidar “kutsal aile” söylemi ile LGBTİ’leri hedefe koyarak sebebi olduğu yoksulluğu gizlemektedir. Çocukları MESEM’lerde iş cinayetlerine, tarikat ve cemaatlerde istismara terk eden iktidar politikalarına karşı mücadeleden başka bir yol yoktur. Selma Gürkan Emek Partisi Genel Başkan Yardımcısı

Hesaplaşma bitmedi, yarın bizimdir! 12 Eylül faşist cunta rejiminin ülkemiz siyasi hayatında yarattığı büyük tahribat halen aşılmış değil. Emekçi sınıfların ve devrimci gençliğin yükselen mücadelesinin, işçi sınıfının örgütlenmesinin önünü en şiddetli yöntemlerle kesmenin adıydı 12 Eylül askeri darbesi. İdamlar, cezaevleri, işkenceler, sıkıyönetim, grev ve sendika yasakları, parti kapatmaları, işten atmalar ile adeta bütün bir ülkenin üzerinden geçmek anlamına geliyordu yaşananlar. Amaç belliydi; halkın hak arayışını vahşice sindirmek. Hedef veciz şekilde patron sınıfından dillendirilmişti; "Artık biz güleceğiz." Kaynaksa "dış dünya”dandı. ABD'den gelen açıklama "Bizim çocuklar yaptı" şeklindeydi. Darbe bir NATO operasyonuydu. O günden bu yana sermaye iktidarının emekçi sınıflara dönük saldırı politikaları şiddetlenerek arttı. Aynı şekilde ABD emperyalizmine göbekten bağımlılık da. Bu bağımlılığın güncel son görünümü Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi ve sonuçları oldu. Önceki gün Erdoğan ile görüşmeden çıkan tüccar diplomat Barrack, “Türkiye-ABD ilişkileri hiç bu kadar güçlü olmamıştı” diyerek hakkı teslim ediyordu. Erdoğan ve Cumhur İttifakı yönetimindeki Saray oligarşisi eliyle, Barrack-Trump ikilisinin arzu ettiği, Ortadoğu'da “Demokrasiye değil monarşiye ihtiyaç var” saptaması ülkemizde gayet isabetli şekilde hayat buluyordu. 2017 referandum hırsızlığından sonra 2018'de yürürlüğe giren, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adıyla dayatılan Saray rejimi devam ediyor. 12 Eylül’den bu yana gülenler, devlet teşviklerini, vahşi sömürü modellerini yeterli bulmadıklarından hep daha fazlasını istemekten çekinmediler. Geçen hafta sonu Cevdet Yılmaz - Mehmet Şimşek tarafından açıklanan OVP bildik bir sermaye sömürü programı olarak "yenilendi". Yine gerçekle bağdaşmayan enflasyon hedefleri, büyüme oranları, karşılığı olmayan vaatler… Elbette faturanın, emekçiden alıp patronlara taşıyan sistemin yükünün halka kesilmesinin ilanı. Halka "sabretmekten" patronlara daha fazlasını almak için mızıldanmaktan başka düşen pay yok. Erdoğan yönetimindeki Saray rejimi 12 Eylül'ün "ekmeğini yemeye" devam ediyor. Halk direnişinin ve muhalefetinin örgütlü güçlerinin tasfiyesi üzerine gelen AKP ve Cumhur İttifakı dikensiz gül bahçesi peşinde. Devletin bütün zor aygıtlarını elinde tutarken ve muhalefet üzerinde kullanırken, siyasi ikbalini sağlama almak için yeni hamleler planlıyor. Son örneği Üsküdar'da yaşanan, halkın seçim iradesine ve seçilmiş temsilcilerine türlü kolluk ve yargı oyunlarıyla doğrudan çöken Saray yönetimi gelecekte yapılacak genel seçimleri garantilemek için Anayasa, siyasi partiler ve seçim yasalarında değişiklik hazırlığı içinde. Faşist devlet örgütlenmesi yolunda ilerleyen siyasi iktidarın, bu halka saldırı rejimini yürütecek merkez partileri güçlendirecek, muhalefet partilerinin ittifak ve seçime katılma koşullarını güçleştirecek, siyaset yapmanın araçlarından partilerin kuruluşlarını kısıtlayacak, örgütlenmelerini zorlaştıracak düzenlemeler istediği daha çok konuşulur oldu. Anlaşılan 12 Eylül devamcıları, cuntanın çocukları saha temizliği yaparak hazırladıkları sessizlik ve örgütsüzlük ortamında başarı peşinde olacaklar. Bu gerici saldırgan senaryolar tutacak mı, değişim isteyen emekçiler bir kez daha kaybedecek mi; bunu belirleyecek olan işçilerin ve emekçilerin, kadınların ve gençliğin direngenliği ve örgütlülük düzeyi olacak. 12 Eylül’ün cunta şeflerinin ilk saldırdığı işçi sınıfı ve onun yolundan yürüyen gençlik olmuştu. Darbe sabahı gözaltına alınan İTÜ gençliğinin önderlerinden Ekrem Ekşi gördüğü işkence sonucu 14 Ekim’de “Ben kazandım” diyerek can verdi. Aynı şekilde binlerce devrimci genç yurt sathında gözaltılarla işkenceden geçirildi, yüzlercesi hayattan kopartıldı. Cunta şefinin “Asmayalım da besleyelim mi?” diye tarihe kaydedilen sözlerinin muhatabı genç devrimci Erdal Eren “ibret olsun” diye asıldı ama faşizmin bu vahşeti darbenin boynunda bir lanet olarak asılı kaldı. İşçi sınıfımız, emekçiler, kadınlar ve gençliğimiz çok iyi farkındadır ki, bu 12 Eylül devamcısı Saray rejimi ülke ve halk üzerinde bir yüktür. Kurtulup sırtımızdan atılmadıkça kimseye huzur; ekmek, barış, özgürlük yoktur. Partimiz, ülkemiz emekçilerine, kent ve kırın yoksullarına, ağır çalışma ve yaşam koşullarında hayat kavgası veren işçi sınıfımıza, mücadelenin örgütleyicisi olacak bütün müttefik güçlere birleşme ve sesini yükseltme çağrısı yapmaktadır. Her gün yeni bir saldırı dalgası ile uyanmamak, 12 Eylülcülerle hesaplaşmak, sermaye sınıfının faşizm yönelimini kırmak adına, şimdi birlik ve mücadele zamanıdır. Levent Tüzel Emek Partisi Genel Başkan Yardımcısı

Hesaplaşma bitmedi, yarın bizimdir! 12 Eylül faşist cunta rejiminin ülkemiz siyasi hayatında yarattığı büyük tahribat halen aşılmış değil. Emekçi sınıfların ve devrimci gençliğin yükselen mücadelesinin, işçi sınıfının örgütlenmesinin önünü en şiddetli yöntemlerle kesmenin adıydı 12 Eylül askeri darbesi. İdamlar, cezaevleri, işkenceler, sıkıyönetim, grev ve sendika yasakları, parti kapatmaları, işten atmalar ile adeta bütün bir ülkenin üzerinden geçmek anlamına geliyordu yaşananlar. Amaç belliydi; halkın hak arayışını vahşice sindirmek. Hedef veciz şekilde patron sınıfından dillendirilmişti; "Artık biz güleceğiz." Kaynaksa "dış dünya”dandı. ABD'den gelen açıklama "Bizim çocuklar yaptı" şeklindeydi. Darbe bir NATO operasyonuydu. O günden bu yana sermaye iktidarının emekçi sınıflara dönük saldırı politikaları şiddetlenerek arttı. Aynı şekilde ABD emperyalizmine göbekten bağımlılık da. Bu bağımlılığın güncel son görünümü Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi ve sonuçları oldu. Önceki gün Erdoğan ile görüşmeden çıkan tüccar diplomat Barrack, “Türkiye-ABD ilişkileri hiç bu kadar güçlü olmamıştı” diyerek hakkı teslim ediyordu. Erdoğan ve Cumhur İttifakı yönetimindeki Saray oligarşisi eliyle, Barrack-Trump ikilisinin arzu ettiği, Ortadoğu'da “Demokrasiye değil monarşiye ihtiyaç var” saptaması ülkemizde gayet isabetli şekilde hayat buluyordu. 2017 referandum hırsızlığından sonra 2018'de yürürlüğe giren, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adıyla dayatılan Saray rejimi devam ediyor. 12 Eylül’den bu yana gülenler, devlet teşviklerini, vahşi sömürü modellerini yeterli bulmadıklarından hep daha fazlasını istemekten çekinmediler. Geçen hafta sonu Cevdet Yılmaz - Mehmet Şimşek tarafından açıklanan OVP bildik bir sermaye sömürü programı olarak "yenilendi". Yine gerçekle bağdaşmayan enflasyon hedefleri, büyüme oranları, karşılığı olmayan vaatler… Elbette faturanın, emekçiden alıp patronlara taşıyan sistemin yükünün halka kesilmesinin ilanı. Halka "sabretmekten" patronlara daha fazlasını almak için mızıldanmaktan başka düşen pay yok. Erdoğan yönetimindeki Saray rejimi 12 Eylül'ün "ekmeğini yemeye" devam ediyor. Halk direnişinin ve muhalefetinin örgütlü güçlerinin tasfiyesi üzerine gelen AKP ve Cumhur İttifakı dikensiz gül bahçesi peşinde. Devletin bütün zor aygıtlarını elinde tutarken ve muhalefet üzerinde kullanırken, siyasi ikbalini sağlama almak için yeni hamleler planlıyor. Son örneği Üsküdar'da yaşanan, halkın seçim iradesine ve seçilmiş temsilcilerine türlü kolluk ve yargı oyunlarıyla doğrudan çöken Saray yönetimi gelecekte yapılacak genel seçimleri garantilemek için Anayasa, siyasi partiler ve seçim yasalarında değişiklik hazırlığı içinde. Faşist devlet örgütlenmesi yolunda ilerleyen siyasi iktidarın, bu halka saldırı rejimini yürütecek merkez partileri güçlendirecek, muhalefet partilerinin ittifak ve seçime katılma koşullarını güçleştirecek, siyaset yapmanın araçlarından partilerin kuruluşlarını kısıtlayacak, örgütlenmelerini zorlaştıracak düzenlemeler istediği daha çok konuşulur oldu. Anlaşılan 12 Eylül devamcıları, cuntanın çocukları saha temizliği yaparak hazırladıkları sessizlik ve örgütsüzlük ortamında başarı peşinde olacaklar. Bu gerici saldırgan senaryolar tutacak mı, değişim isteyen emekçiler bir kez daha kaybedecek mi; bunu belirleyecek olan işçilerin ve emekçilerin, kadınların ve gençliğin direngenliği ve örgütlülük düzeyi olacak. 12 Eylül’ün cunta şeflerinin ilk saldırdığı işçi sınıfı ve onun yolundan yürüyen gençlik olmuştu. Darbe sabahı gözaltına alınan İTÜ gençliğinin önderlerinden Ekrem Ekşi gördüğü işkence sonucu 14 Ekim’de “Ben kazandım” diyerek can verdi. Aynı şekilde binlerce devrimci genç yurt sathında gözaltılarla işkenceden geçirildi, yüzlercesi hayattan kopartıldı. Cunta şefinin “Asmayalım da besleyelim mi?” diye tarihe kaydedilen sözlerinin muhatabı genç devrimci Erdal Eren “ibret olsun” diye asıldı ama faşizmin bu vahşeti darbenin boynunda bir lanet olarak asılı kaldı. İşçi sınıfımız, emekçiler, kadınlar ve gençliğimiz çok iyi farkındadır ki, bu 12 Eylül devamcısı Saray rejimi ülke ve halk üzerinde bir yüktür. Kurtulup sırtımızdan atılmadıkça kimseye huzur; ekmek, barış, özgürlük yoktur. Partimiz, ülkemiz emekçi evlerine, kent ve kırın yoksullarına, ağır çalışma ve yaşam koşullarında hayat kavgası veren işçi sınıfımıza, mücadelenin örgütleyicisi olacak bütün müttefik güçlere birleşme ve sesini yükseltme çağrısı yapmaktadır. Her gün yeni bir saldırı dalgası ile uyanmamak, 12 Eylülcülerle hesaplaşmak, sermaye sınıfının faşizm yönelimini kırmak adına, şimdi birlik ve mücadele zamanıdır. Levent Tüzel Emek Partisi Genel Başkan Yardımcısı

İş cinayetlerinin önlenmesi için denetim, önlem, caydırıcı ceza! İSİG verilerine göre geçtiğimiz ay 226, yılın ilk sekiz ayında en az 1509 işçi hayatını kaybetti. Kader değil, kaza değil! Her biri cinayet! Kapitalistlerin daha fazla kâr hırsı her gün işçiler hayattan koparıyor. Adeta savaş bilançosu! Sermaye sınıfı ve onun siyasi temsilcilerinin el birliği ederek işçi sınıfına karşı yürüttüğü savaşın bilançosu. Güvenlik önlemlerini, işçi sağlığını fazladan maliyet gören patronlarla; iktidara geldiği günden bu yana güvencesiz çalışmayı adım adım yaygınlaştıran, işçi sağlığı ve güvenliği denetimlerini piyasalaştıran Saray yönetimi el birliği ederek yeni OVP’de “yeni nesil çalışma” adı altında esnek ve güvencesiz çalışmanın daha fazla yaygınlaştırılacağını ilan ediyor. Süslü laflarla paketlenmeye çalışılan bu plan işçi ve emekçiler için daha fazla yoksulluk, iş cinayetlerinde artış demektir. İnsanca yaşam ve insanca çalışma koşullarını için bu saldırı dalgasına karşı mücadeleden başka yol yoktur. İşçi sınıfı ve emekçilere karşı el birliğiyle sürdürülen bu saldırılara karşı işçi ve emekçiler olarak bizim de mücadelelerimizi ortaklaştırmamız gerekiyor. Mücadele etmekten kaçındığımız sürece bu sistem bizi öldürmeye devam edecek. Bir kez daha çağrı yapıyoruz: 📌İşçi sağlığı sistemi kamusal, bağımsız ve işçi denetimine açık hale getirilmelidir. İşçi sağlığı ve güvenliği politikaları hükümet ve patron kontrolünden çıkarılmalıdır. Bu politikalar içerisinde sendika, meslek örgütleri ve üniversitelerin temsilcilerinin bulunduğu kamusal, bağımsız bir yapı tarafından yürütülmelidir. Çalışma alanlarında işçi temsilcilerinin çoğunlukta olduğu işçi sağlığı ve güvenliği komiteleri oluşturulmalı, temsilciler işçiler tarafından seçilmelidir. 📌Esnek ve güvencesiz çalışma biçimleri yasaklanmalıdır. 📌Ücretler aşağı çekilmeksizin haftalık çalışma süresi 5 gün ve 35 saat ile sınırlandırılmalıdır. Fazla mesai sınırları azaltılmalıdır. 📌Çalışma süreleri, vardiya düzeni ve dinlenme aralarının belirlenmesinde işçiler söz sahibi olmalıdır. 📌İş cinayetleri ve yaralanmalarda patronlar ve ilgili idari-siyasi sorumlular etkin bir şekilde soruşturulmalı, “bilinçli taksir” gibi kaza anlayışından çıkılarak “olası kast” ile yargılanıp cezalandırılmalıdır. 📌Sendikal haklar güvence altına alınmalıdır. Seyit Aslan Emek Partisi Genel Başkanı

Dilovası’nda gerçek adaletin sağlanması için dayanışma güçlendirilmelidir! Dilovası Ravive Kozmetik’te meydana gelen 3’ü çocuk 7 işçinin ölümüne neden olan iş cinayeti davasının dördüncü duruşması işçi ailelerinin ve avukatların tüm itirazlarına rağmen Kandıra Ceza İnfaz Kurumu Kampüsünde görüldü. Adalet mücadelesinden bir an olsun geri adım atmayan, haftalarca Gebze Kent Meydanı’nda nöbet tutan işçi aileleri ve avukatların mücadelesi sonucu bir ilk yaşanmış ve fabrika yangınında ihmali bulunan kamu görevlileri gözaltına alınarak, bir kısmı tutuklanmış ve şirketler yönünden yürütülen soruşturma ile kamu görevlileri yönünden yürütülen soruşturma birleştirilmişti. İşçi aileleri ve avukatlarının kamu görevlileri yönünden yürütülen soruşturmanın ilgili bakanlıklar, Büyükşehir Belediyesi ve Sosyal Güvenlik Kurumunu da kapsayacak şekilde genişletilmesi talebi görmezden gelinirken sadece Dilovası Belediyesindeki yönetici ve müdürlerin hakim karşısına çıkarıldığı duruşmadan tutuklu dört belediye yöneticisinin tahliye edilmesi, iki zabıta müdürünün ise tutuklanması kararı çıktı. Yani mahkeme heyeti; kaçak bir binada, işyeri açma ve çalıştırma ruhsatı alabilmek için hiçbir şartı yerine getirmeyen, çocuk yaşta, göçmen ve sigortasız işçi çalıştıran, yerleşim yerleri arasında yanıcı patlayıcı madde üretimi yapılan bir işyerine ruhsat veren, denetlemeyen belediye yöneticilerini salıvermekte bir beis görmeyerek, bundan önceki iş cinayeti davalarında tanık olduğumuz cezasızlık pratiğinin bu davada da karşımıza çıkarılmak istendiğini göstermiş oldu! Oysaki duruşma öncesinde ve sırasında yaşananlar, sanıkların kurdukları her bir cümle Dilovası’nda kurulan cinayet düzeninin itirafı niteliğindeydi. 3’ü çocuk 7 işçinin yaşamına mal olan fabrika yangının tek bir duruşmasına gelmeyen, acılı ailelerinin yaralarını sarmak için yanlarında olmayan Dilovası Belediyesi müdür ve amirleri, sanıklara destek için deyim yerindeyse duruşma salonuna akın etti! Öylesine bir aymazlığa tanıklık ettik ki, mahkeme heyetinin salıvermekte hiçbir tereddüt etmediği dönemin İmar ve Şehircilik Müdürü ve Belediye Başkan Yardımcısı Hüseyin Öztürk’ün bir yakını evlatlarını, eşlerini, babasını kaybetmiş işçi ailelerine “şov yapmayın” diyebildi. Tutuklu yargılanan Dilovası Belediyesi Başkan Yardımcısı Necati Temiz görevini önüne gelen her evrakı incelemeden imzalamak olarak tarif edebildi. Yine Belediye Başkan Yardımcısı Hüseyin Öztürk “Dilovası merkezinin yüzde 95’i kaçaktır. Bizim için soruşturma izni veren kaymakamlık binasının kendisi kaçaktır. Dilovası Emniyet Müdürlüğü binası kaçaktır” diyebildi. Belediye başkan yardımcıları ve müdürler kendilerini kurtarabilmek için suçu belediye personeline atmaktan çekinmedi. Duruşma süresince sanık avukatları işçi ailelerine ve avukatlarına sataştı, tehdit etme cüretini gösterebildi! Nihayetinde kaçak bir binada faaliyet sürdüren bir işyerine hiçbir şartı yerine getirmemesine rağmen işyeri açma ve çalıştırma ruhsatı veren zabıta müdürleri tutuklandı, kaçak yapıya göz yuman, yıkımı gerçekleştirmeyen başkan yardımcısı ve müdürler ise salıverildi! Sanık olarak yargılanan belediye yöneticileri sırtlarını iktidar partisine dayamaktan aldıkları güçle nasıl bir anlayışa sahip olduklarını gizlemediler bile! Kâr ve rantı insan hayatının önüne koyduklarını, bu amaçla gerektiğinde görevi kötüye kullanmaktan çekinmediklerini açıkça itiraf ettiler. Sermayenin çıkarı uğruna, adeta bir noter gibi; ölçeğine, neyi, nasıl üreteceğine bakmaksızın herhangi bir şirketten gelen talebi inceleme gereği bile duymadan onayladıklarını anlattılar. Bu öyle bir cüret ki, cezasızlık pratiği ile de birleşince işçi canı, insan hayatı bu sermaye yararına tıkır tıkır işletilen düzende ihmal edilebilir oluyor! Her sözleriyle, açıklıkla ortaya serdikleri bu iş cinayeti düzeni ancak ve ancak işçilerin ortak mücadelesi ile alaşağı edilebilir. Dilovası işçi katliamı davası sadece işçi aileleri ve avukatların sürece sahip çıkması ile değil mücadeleci işçi sendikalarının, meslek örgütlerinin, emek ve demokrasi güçlerinin adalet talebinin arkasında durması ile de öne çıkmaktadır. Dördüncü duruşmada yaşananlar, verilen tahliye kararları 3 Kasım’da görülecek davanın daha güçlü sahiplenilmesinin önemini bir kez daha göstermiştir. Tüm sorumluların hak ettikleri cezayı alması, gerçek bir adaletin sağlanması için daha güçlü bir dayanışmaya, adalet mücadelesini daha güçlü sahiplenmeye ihtiyaç vardır. Partimiz patlamanın yaşandığı günden bugüne “Dilovası İçin Adalet” arayışının bir parçası olmuş, bundan sonra da olmaya devam edecektir. Arzu Erkan Emek Partisi Genel Başkan Yardımcısı

Tarih 28 Eylül! Deniz Göktaş’ı almaya gidiyoruz! 📌Deniz Göktaş'ın bir gün değil, bir saniye bile cezaevinde kalmaması gerekir. https://t.co/hWq9YiBDx3

Saray’ın eğitim politikası: Haydi Çocuklar Sanayiye! Öğrenciler, veliler, öğretmenler kaygılı. Okul başlangıç masrafları asgari ücretin yarısı! Bakan Yusuf Tekin “Bütçeden aslan payı eğitimin” diyor ama üç çocuktan biri okula aç gidiyor. 📌Defter, kitap, çanta, kıyafet, ayakkabı… Okul başlangıç masrafları 14 bin lirayı buluyor. 📌Kantinlerde tost 100 lira, su 15 lira, ayran 30 lira. Üç çocuktan biri okula aç gidiyor. 📌‘Haydi çocuklar okula’ demek mümkün değil. Bu tablo iktidarın ‘Haydi çocuklar sanayiye’ politikasının parçası. 📌MESEM'ler, ÇEDES'ler eliyle işçi çocukları ucuz iş gücü olarak sanayiye sürülüyor. Eğitim amacıyla yapılan harcamalar kamu tarafından karşılanmalı! Öğretmen açığı giderilmeli, ücretli-sözleşmeli öğretmenler kadroya alınmalı! Özel okul öğretmenleri için taban ücret uygulaması yeniden hayata geçirilmeli!
Sömürü programına karşı tek çıkış ortak mücadele! Orta Vadeli Program işçi ve emekçiler için kemerin daha sıkılması, kaynakların sermayeye aktarılması ve sömürüde istikrar demek. 📌2027’de de asgari ücretin açlık sınırının altında kalmaması için mücadele şart. 📌İşçi arkadaşlarımıza sesleniyoruz; ‘Bu işin sonu nereye varacak?’ diye bekleyerek haklarımızı elde edemeyiz. 📌Bugünden fabrikalarda, iş yerlerinde, üretim alanlarında insanca çalışma ve yaşama koşulları için komiteler kurarak ortak mücadele hattını örgütlememiz gerekiyor. 📌Sendikalar, konfederasyonların sorumluluğu demeç vermekle sınırlı değil. Ya milyonlarca işçiyi örgütleyerek bu sermaye düzeninin karşısına dikeceksiniz ya da işçilerin önünden çekilerek mücadelenin yollarını açacaksınız.

64 milyar dolar nerede? OVP kapsamında Saray iktidarı özelleştirmelere hız verecek. İlk hedef işletmesi Karayolları Genel Müdürlüğüne ait köprü ve otoyollar! 📌AKP iktidarı döneminde 64 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı. 📌Elde kalanları da haraç mezat satmanın peşindeler. Halkın birikimleri özelleştirmeler yoluyla sermayeye peşkeş çekiliyor. Özelleştirmeler durdurulsun! Kamu kaynaklarının sermayeye peşkeşine son verilsin! Enerji, sağlık ve eğitim hizmetleri kamu eliyle yürütülsün, hizmetler halka ücretsiz sunulsun!

İşte Bakan Şimşek’in vergi adaleti: Milyarlar kazanan patrondan %12,5; yoksulluk sınırı altında ezilen işçiden %27! Maliye Bakanı Mehmet Şimşek OVP ile vergi adaletinde ilerleme kaydedildiğini iddia etti. 📌İmalat sanayisinden, ihracatçılardan alınan kurumlar vergisi yüzde 12,5 📌Transit al-sat yapan ticaret sermayesi vergiden muaf 📌İşçi ve emekçiden alınan gelir vergisi %27 📌Vergi kaçıran patrona cezai yaptırım yok; gönüllü uyum var! 📌Gelir vergisi, ücret işçinin eline geçmeden kesiliyor! Vergide gerçek adalet istiyoruz! Az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınsın! Büyük şirketlere, tekellere servet vergisi getirilsin! Temel gıda ve temel malları üzerindeki dolaylı vergiler kaldırılsın!

‘Hedef enflasyon’ dediler, 2 yılda 3 asgari ücrete çöktüler! Genel Başkanımız Seyit Aslan 2027-2029 OVP’sini değerlendirdi. 📌Gerçekleşen enflasyon oranında zam yapılsa 2026’da asgari ücret 32 bin lira olacaktı. 📌Hedef enflasyon zammı nedeniyle bir asgari ücretlinin kaybı 83 bin 300 TL! 📌Hedef enflasyonla kamu işçisinin ve memurun ücretlerine, emeklinin aylığına, üreticinin alım fiyatına da kesik atıldı. 📌Saray’ın tutan tek hedefi ücretlerin baskılanmasıdır. “Dezenflasyon” dedikleri Erdoğan-Şimşek programındaki ısrarın nedeni de budur. Tüm ücretler yoksulluk sınırının üzerine çıkarılsın! Sendikal hak ve örgütlenmelerin önündeki engeller kaldırılsın! Grev yasaklarına son verilsin, grev ve toplu sözleşme hakkı güvence altına alınsın!

OVP ücretleri bastırmanın, sömürüde istikrarın garantisidir! Genel Başkanımız Seyit Aslan (@seyitaslan1917) Orta Vadeli Program ve yeni eğitim yılı ile gündemdeki siyasi gelişmelere ilişkin basın toplantısı düzenledi. 📌Enflasyonla mücadele adı altında önümüzdeki yıl ücretler baskılanmaya devam edecek, emeklilerin aylıkları düşük tutulacak, kamu harcamaları kısıtlanacak, vergi yükü işçilerin ve emekçilerin sırtına binecek. 📌Tutan tek hedef ücretlerin bastırılmasıdır. Büyümede, fiyatlarda, cari açıkta istikrar yok ama ücretlerin düşürülmesinde istikrar var. 📌Ücret zamları hedef enflasyona endekslendi, iktidar ve sermaye el birliğiyle 21 ayda 3 asgari ücrete çöktü. Bir asgari ücretlinin toplam kaybı 83 bin 300 TL. 📌OVP’nin vergi adaleti: patrona %12,5 işçiye %27! 📌Bu sömürü programına karşı örgütlenmek ve mücadele etmek zorundayız. 📌Sendikalar insanca yaşanacak ücret için ya işçileri örgütlemeliler ya da işçilerin önünden çekilip mücadeleye yol açmalılar. 📌Saray ‘haydi çocuklar sanayiye’ diyor. 📌Deniz Göktaş bir saniye bile cezaevinde kalmamalıdır! 📌Kadınlar katledilirken göz yuman siyasiler de cinayetlerin sorumlusudur.
Emperyalizme, faşizme, sömürüye karşı ekmek, barış, özgürlük için mücadeleye! Genel Başkan Yardımcımız Levent Tüzel, Kırşehir İl Örgütümüzün 4. Olağan İl Kongresinde söz aldı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz tarafından açıklanan yeni OVP ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamalarına dair değerlendirmelerde bulunan Tüzel ekmek, barış, özgürlük talepleriyle sürdürülen mücadelelerin birleşmesi çağrısında bulundu.
3. KESK Kadın Kurultayı’nın ilk gününde partimiz adına Hilal Kılıç söz aldı. “Yoksulluğa, şiddete ve savaş karşı mücadelemiz var ve kadınların tek güvencesi mücadelesi” diyerek kurultayı selamlıyoruz. https://t.co/ZXLpZVXSa4

Kıbrıs’ın ardından Silivri: Sorumluluk mürettebata yüklenemez! Bir hafta içinde ölümlerin ve kayıpların yaşandığı iki gemi faciasıyla karşı karşıya kaldık. Filo Jet’in ardından bu kez Silivri açıklarında Tuğberk İmamoğlu adlı kuru yük gemisi battı. Gemide bulunan 10 deniz işçisinden hâlâ haber alınamıyor. Umudumuz bütün mürettebatın sağ salim kurtarılmasıdır; ancak geçen her dakika kaygımızı büyütmektedir. Arama kurtarma çalışmaları bütün olanaklar seferber edilerek kesintisiz sürdürülmeli, ailelere düzenli ve doğru bilgi verilmelidir. Boş filikaların gemiden hangi koşullarda ayrıldığı ve geminin neden bu kadar kısa sürede battığı açıklığa kavuşturulmalıdır. Her iki facianın ardından basına yansıyan ilk açıklamalar kaptanları ve gemi mürettebatını işaret etti. Filo Jet’te kaptanın kararları, Silivri’de ise iki geminin kaptanları arasındaki son telsiz görüşmeleri öne çıkarıldı. Ancak bir haftaya sığan iki facia, sorumluluğun köprüüstündeki kişilerle sınırlandırılamayacağını göstermektedir. Denizcilerin yaşamını tehdit eden bu kazaların gerçek nedenlerinin ortaya çıkarılması, benzerlerinin yaşanmaması için hayati önem taşımaktadır. Kaptanların son birkaç dakikadaki kararları; armatörlerden işletmeci şirketlere, klas kuruluşlarından kamu yöneticilerine kadar uzanan sorumluluk zincirini görünmez kılmamalı. “İnsan hatası” denilerek sistemin sorumluluğu gizleniyor! Deniz işçileri yalnızca gemiyi yüzdürmek, seyri sürdürmek, makineyi ve yükü kontrol etmekle uğraşmıyor. Eksik personel, uzun vardiyalar, yetersiz dinlenme ve giderek artan bürokratik angaryalar altında çalışıyor. Vardiyası bittikten sonra angarya evrak işlemlerini yapmaya zorlanan işçi kâğıt üzerinde dinlenmiş görünse de gerçekte uykusuz ve tükenmiş durumdadır. Gerçek ve kamusal denetimin yerini şirketleri ve idareyi sorumluluktan koruyan bir evrak düzeni almış ve yükü denizcilere yüklenmiştir. Dosyalarda bütün prosedürler tamamlanmış görünürken gemideki işçinin çalışma ve dinlenme koşulları denetlenmiyorsa gerçek bir güvenlikten söz edilemez. Kaptanın ya da vardiya zabitinin son birkaç dakikası tartışılırken o işçinin kazadan önceki 24 saatine, son bir haftasına ve son bir ayına kim bakacaktır? Hata yapan insanın arkasında onu uykusuz, yorgun ve tükenmiş hâle getiren bir emek rejimi vardır. Tuğberk İmamoğlu ve ALSU gemilerinin çarpışmadan önce kurduğu telsiz bağlantısı kayıtlarının yalnızca yayınlanan bir bölümü üzerinden kaptanlar hakkında hüküm kurulamaz. Telsiz konuşmalarının tamamı, gemilerin rota ve hız bilgileri, radar ve AIS kayıtları, köprüüstü ses kayıtları, alarm kayıtları ve sefer veri kaydedicisi verileri birlikte değerlendirilmelidir. Tuğberk İmamoğlu ve ALSU’nun son teknik denetimleri ne zaman, nerede ve hangi kuruluşlar tarafından yapılmıştır? Bu denetimlerde hangi eksiklikler belirlenmiş, bunların giderildiği nasıl doğrulanmıştır? Gemilerin klas statüleri, denize elverişlilik belgeleri, bakım ve onarım kayıtları hangi durumdadır? Mürettebat sayıları yapılan işe ve vardiya düzenine uygun mudur? Çalışma ve dinlenme çizelgeleri fiilî çalışma koşullarını mı göstermektedir, yoksa yalnızca kâğıt üzerinde mi kurallara uygundur? 1990 yapımı olan Tuğberk İmamoğlu’nun armatörü Zeybe Denizcilik ve Ticaret Limited Şirketi olarak görünürken kazanın ardından İmamoğlu Denizcilik de gemiyi “şirketimize ait” ifadeleriyle sahiplenmiştir. Ticari ve hukuki sorumluluk şirketler arasında dağıtılarak belirsizleştirilemez. Sorumlu şirket açıkça ortaya konulmalıdır. Savaşın ve artan navlunun faturası işçilere yükleniyor! Öte yandan emperyalist saldırılar ve savaşlar deniz ticaret yollarını daha tehlikeli hâle getirirken bu tehlike armatörler için yeni bir kâr alanına dönüştürülüyor. Hürmüz Boğazı’nın kapanması, tedarik zincirlerindeki aksamalar ve alternatif rota arayışları deniz işçilerinin çalışma koşullarını daha da ağırlaştırmıştır. Navlun gelirlerindeki artışla birlikte büyük şirketlerin girmekten kaçındığı tehlikeli rotalara yaşlı ve standart altı gemilerin sürülmesi, bakım ve personel maliyetlerinin düşürülmesi denizcilerin yaşamını doğrudan tehdit etmektedir. Şirketler yüksek navlun gelirlerini toplarken savaşın, bakımsızlığın ve ağır çalışma koşullarının bedelini deniz işçileri ödemektedir. Farklı gemilerde çalışan denizcilerin son aylarda basına da yansıyan iş bırakma eylemleri bu emek rejiminin geldiği noktayı göstermektedir. Ücretlerin aylarca ödenmemesi, yeterli su ve kumanyanın sağlanmaması, uzun çalışma süreleri ve tehlikeli seferlere çıkma baskısı münferit değildir. Bunlar, deniz taşımacılığında kârın insan yaşamının önüne geçirildiği sınıfsal düzenin sonuçlarıdır. “Safety First” bir sosyal medya sloganı değildir! Şık denetim fotoğrafları, klas kuruluşlarının yemekleri, bayrak partileri, kokteyller ve “Safety First” paylaşımları denizdeki gerçeği örtemez. Güvenlik; yeterli personel, insanca çalışma süresi, kesintisiz dinlenme, güvenceli istihdam, bakımlı gemi ve tehlikeli çalışmayı reddetme hakkıdır. Armatörün sefer programı, yükün yetişme süresi ve navlun geliri denizcinin yaşamından üstün değildir. Hak arayan denizciler işsizlik tehdidiyle karşı karşıya bırakılmakta; tehlikeli koşullarda çalışmayı durdurmaları itaatsizlik olarak gösterilmektedir. Deniz işçileri için örgütlenme; insanca çalışma, dinlenme, ücretini zamanında alma, tehlikeli sefere çıkmayı reddetme ve sağ salim evine dönebilme mücadelesidir. Deniz işçilerinin sendikal örgütlenmesinin önündeki engeller kaldırılmalı, güvensiz çalışmayı reddetme ve işi durdurma hakları güvence altına alınmalıdır. İktidar sözcüleri kaptanları ve mürettebatı hedef gösteren açıklamalar yapmak yerine denizcilik iş kolunda ölümcül sonuçlar doğuran bu çalışma düzenini değiştirmek üzere işçilerin sesine kulak vermelidir. Kazaya ilişki başlatılan soruşturma armatörleri, işletmeci şirketleri, klas kuruluşlarını ve denetim görevini yerine getirmeyen kamu yöneticilerini kapsamalıdır. Delillerin karartılmasına, sorumluluğun birkaç çalışanın üzerine yıkılmasına ve dosyanın kapatılmasına izin verilmemelidir. Seyit Aslan Emek Partisi Genel Başkanı

Filo Jet faciasının sorumlusu kâr ve rant düzenidir! Girne–Taşucu seferini yapan Filo Jet’in batması sonucu yaşamını yitiren yurttaşlarımızın ailelerine ve yakınlarına başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyoruz. Kayıp yurttaşlarımızın bir an önce bulunmasını bekliyor, ailelerinin acısını ve kaygısını paylaşıyoruz. Acılı aileler, yakınlarının cenazelerini beklerken dahi doğru ve düzenli bilgiye ulaşamadıklarını, cenazelerin teslimi ve defin süreçlerinde gerekli organizasyonun sağlanmadığını ifade ediyor. Facianın yaşanmasını önleyemeyen kamu yönetiminin, facianın ardından ailelerin en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaması kabul edilemez. Türkiye ve KKTC makamları ailelerin bütün ihtiyaçlarını karşılamak, cenazelerin tesliminden ulaşıma ve defin işlemlerine kadar süreci tek elden, şeffaf ve düzenli biçimde yürütmek zorundadır. Yaşananların bütün yönleriyle açığa çıkarılması ve sorumluların hesap vermesi, yaşamını yitirenlere ve ailelerine karşı hepimizin sorumluluğudur. Filo Jet faciası bir “deniz kazası” değildir. Bu facia; ulaşımı sermayenin kâr ve rant alanına çeviren, kamu denetimini şirketlerin çıkarlarına göre işleten ve Türkiye ile Kıbrıs’ın kuzeyi arasındaki ilişkileri halkların değil sermaye çevrelerinin ihtiyaçları doğrultusunda kuran düzenin sonucudur. Şimdi bütün sorumluluğu kaptana ve birkaç liman görevlisine yükleyerek dosyayı kapatmak istiyorlar. Oysa sorumluluk, geminin çalışmasına izin verenlerden teknik yeterliliğini kabul edenlere, hat iznini verenlerden son seferin önünü açanlara kadar uzanan siyasi ve idari mekanizmanın tamamındadır. Türkiye Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı da KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı da sorumluluğu birbirine, kaptana ya da birkaç alt kademe görevliye havale edemez. Bir dönem Hatay Deniz Otobüsleri (HADO) için alınmak istenen, hakkında ciddi teknik uygunsuzluklar tespit edilen bir gemi yıllar sonra Filo Jet adıyla HADO’nun giremediği Girne–Taşucu hattında çalışmaya başladı. HADO’ya kapatılan hatta Filo’ya kim, hangi kararla ve hangi koşullarda yol açtı? Geminin geçmişte tespit edilen teknik uygunsuzlukları nasıl giderildi? Denetim raporları neden kamuoyuna açıklanmıyor? Filo Denizcilik’in ortaklık yapısı, ortaklarının Türkiye ve KKTC’de siyaset, bürokrasi ve sermaye çevreleriyle ilişkileri de bütün açıklığıyla ortaya konulmalıdır. Şirket ortaklarına verilen KKTC vatandaşlıklarının gerekçeleri, tarihleri ve bu süreçlerin şirketin yatırım ve hat izinleriyle ilişkisi açıklanmalıdır. Kamuya ait bir hattın hangi şirkete açılacağı, kime vatandaşlık verileceği, hangi geminin yüzlerce insanı taşımasına izin verileceği kapalı kapılar ardında belirlenemez. Filo Jet faciası Türkiye’de deniz taşımacılığının nasıl örgütlendiğini de yeniden gündeme getirmiştir. Milyonlarca insanın kullandığı deniz ulaşımı sermayenin rant ve kâr alanına çevrilirken yolcuların ve çalışanların can güvenliği yok sayılıyor. Şirketlerin maliyet ve kâr hesapları insan yaşamının önüne geçiriliyor; facia yaşandığında ise siyasi sorumlular geri çekilip birkaç çalışanın üzerine suç yıkılıyor. Bu düzen yalnız denizde karşımıza çıkmıyor. Madenlerde, fabrikalarda, şantiyelerde, demiryollarında ve denizlerde aynı anlayış hüküm sürüyor: Kâr şirketlerin, risk emekçilerin ve halkın; facianın ardından hesap ise en aşağıdakilere kesiliyor. Kıbrıs’ın kuzeyinde ise bu tablo Türkiye’nin yıllardır sürdürdüğü ekonomik ve siyasi vesayet ilişkisinden ayrı düşünülemez. Kıbrıs Türk halkının iradesini ikinci plana iten bu bağımlılık ilişkisi, Türkiye ve KKTC’deki sermaye çevreleri ile siyasi bağlantıları olanlar için ayrıcalık alanları yaratıyor. Bu nedenle Ankara, Filo Jet faciasının sorumluluğunu Kıbrıs’ın kuzeyindeki kurumlara bırakamaz. Türkiye hükümetinin ve Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığının şirketin hat izinlerinden geminin Türkiye–KKTC arasında çalışmasına kadar üstlendiği bütün rol açıklanmalıdır. KKTC hükümeti ve ilgili Bakanlık da verilen izinleri, vatandaşlık kararlarını, denetim raporlarını ve şirketlerle yapılan bütün resmi yazışmaları kamuoyuna açmalıdır. Ancak mesele yalnız birkaç belgenin yayımlanması değildir. Ulaşım bir hak ve kamu hizmetidir. Şirketlerin kâr hesabına bırakılamaz. Deniz ulaşımı başta olmak üzere temel kamu hizmetleri rant ve kâr alanı olmaktan çıkarılmalı; halkın ihtiyaçları doğrultusunda kamusal olarak örgütlenmeli, çalışanların ve yurttaşların doğrudan denetimine açılmalıdır. Şirketlerin, bürokrasinin ve siyasi iktidarların sorumluluğunun üzerinin örtülmesine izin vermeyeceğiz. Çünkü değiştirilmesi gereken yalnız Filo Jet’i sefere çıkaran karar değildir. İnsan yaşamını sermayenin kârına, halkların iradesini sermaye ve siyasi iktidarların çıkarlarına tabi kılan bu düzendir. İnsan yaşamı sermayenin kârından değerlidir. Kıbrıs halkının iradesi Ankara’nın ve sermayenin çıkarlarına teslim edilemez. Halkların eşit ve özgür olduğu, ulaşımın ve bütün kamu hizmetlerinin halkın ihtiyaçları için örgütlendiği bir düzeni birlikte kuracağız. Seyit Aslan Emek Partisi Genel Başkanı
İstanbul’da 1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla düzenlenen yürüyüşte konuşan İstanbul Milletvekilimiz İskender Bayhan, emperyalist savaş politikalarına ve bölgesel güç mücadelelerine karşı halkların ortak barış mücadelesini büyütmesi gerektiğini söyledi. 📌Barışı hep birlikte mücadeleyle kazanacağız. İş, ekmek, özgürlük için; barış diyoruz!
Savaşa ve işgallere karşı işçilerin birliği, halkların eşitliği! On milyonlarca kişinin yaşamını yitirdiği İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı gün olan Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgal ettiği 1 Eylül 1939’un üzerinden 87 yıl geçti. Halklar, o gün bugündür, her yıl 1 Eylül’de barış talebini meydanlarda haykırıyorlar. Emperyalist güçlerin enerji ve ticaret koridorları ile nadir toprak elementleri başta olmak üzere değerli metal ve madenlerin bulunduğu coğrafyalarda egemenlik alanları oluşturma mücadeleleri sertleşiyor. Avrupa’nın silahlanmaya daha fazla kaynak ayırması sonucunu doğuran Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan savaş, ABD emperyalizmi ile İsrail’in, Gazze’de Filistin halkına yönelik soykırımı ile devam etti. Kökeni El Kaide'ye dayanan Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) emperyalistler ve bölgesel işbirlikçilerinin desteğiyle Suriye’de yönetime getirilmesini, Alevi, Dürzi ve Kürt halklarına yönelik katliamlar izledi. İsrail, ABD desteğiyle İran’ın direniş kollarını kırma hedefiyle saldırılarını Lübnan’a kaydırırken, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının yıkıcı etkisi devam ediyor. Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşinin, Trump’ın emriyle Amerikan askerlerince düzenlenen bir operasyonla ülkesinden kaçırılması, emperyalist haydutluğun ulaştığı pervasızlığı gösteren bir örnek oldu. Tüm bunlar da yetmezmiş gibi, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi’yle Türkiye’ye ABD emperyalizminin bölgesel çıkarlarına bağlanan yeni görevler verilirken, Türkiye’nin askeri harcamalarının daha da artması işçi ve emekçiler için yeni yükler anlamına geliyor. Öte yandan, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına tepkisiz kalarak destek veren Erdoğan’ın Hürmüz Boğazı'nda mayın temizleme görevine talip olması ABD’nin ileri karakolu ve lojistik üssü olma rolünü tescilleyen bir gelişme olmuştur. Türkiye burjuvazisi ve onun çıkarlarını temsil eden Saray iktidarının, bir yandan ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ söylemini kullanırken, diğer yandan Ortadoğu’dan Afrika’ya kadar uzanan geniş coğrafyada nüfuz sahibi olmak için yeni yatırımlar yapması sonucu Türkiye, 2025'te en çok askeri harcama yapan ülkeler arasında 18'inci sırada yer aldı. Mekke Ortak Savunma Antlaşması adıyla, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 7 Ağustos 2026'da imzalanan, güvenlik ve savunma paktı ise bölgedeki güç mimarisi içinde, ABD ve İsrail’in hedefindeki İran’a karşı bir yapı olarak öne çıkıyor. Bu anlaşma, Türkiye açısından yeni cephelere doğru yol almak ve yeni savaş tehditleri altında yaşamak anlamına geliyor. NATO’nun amaç ve hedefleriyle uyumlu olan yapı, ABD emperyalizminin bölgesel yükünü hafifletirken, ona Çin ve Pasifik’teki yoğunlaşması için de alan açmış oluyor. İsrail’in Suriye'nin Türkiye sınırına yakın kenti İdlib’teki Ebu Zuhur Askerî Hava Üssü'nü vurması ve saldırının Türkiye'den bir askeri heyetin üssü ziyaret ederek havaalanının yeniden faaliyete geçirilmesi çalışmalarını incelemesinin ardından gerçekleşmesi; bölgemizin, emperyalizm ve işbirlikçileri tarafından savaş tehditleri sarmalında yaşamaya itildiğinin somut örneğidir. Öte yandan, savaşların damgasını vurduğu kapitalist bir dünyanın, gelir uçurumlarının daha da derinleştiği bir dünya olması kaçınılmazdır. Dünya Eşitsizlik Raporu 2026, küresel eşitsizliğin tarihi boyutlara ulaştığını ve en zengin yüzde 0.001’lik azınlığın insanlığın en yoksul yarısının toplam servetinin üç katını elinde tuttuğunu ortaya koydu. Emperyalist savaş tek tek ülkelere baskı rejimleri olarak dönerken, yoksulların sofrasına da ekmeklerinin küçülmesi olarak yansıyor. Türkiye egemenleri ‘aktif dış politika’ adı altında Yeni-Osmanlıcı anlayışla yayılmayı esas alan bir strateji izlerken, ülke içinde iki yıla yakın bir süredir devam eden yeni ‘süreç’, henüz silahların susmuş olmasından, savaşı ortaya çıkaran nedenlerle yüzleşilmesine varamamıştır. Saray iktidarının, süreci kendi bekası için araçsallaştırdığına yönelik işaretlere ek olarak muhalefete yönelik baskılar aralıksız devam etmektedir. Kürtçe anadilinde eğitim, muhalefet belediyeleri üzerindeki kayyım uygulamalarına son verilmesi, siyasi tutuklular için genel af, iktidarın uygulamamak için direndiği AİHM ve AYM kararlarının gereğinin yapılması, yakıcı demokrasi ve barış talepleri arasındadır. İktidarın, 19 Mart 2025 operasyonu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile birlikte ilçe belediye başkanları, yönetici ve çalışanlarının tutuklanmasıyla sonuçlanmıştı. Dalgalar halinde devam eden bu operasyon sonucunda yüzlerce kişinin yargılandığı davalar sürüyor. AİHM kararlarına rağmen on yıldır cezaevinde tutulan HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere Kobani davası tutukluları, Gezi davası tutukluları TİP Hatay Milletvekili Can Atalay, Osman Kavala, Çiğdem Mater, Mine Özerden ve Tayfun Kahraman bir barış gününü daha cezaevinde karşılıyor. Bu isimlere, iktidarın mizaha dayalı muhalefetine tahammül edemediği için “kuyu tipi” cezaevine hapsedilen komedyen Deniz Göktaş da eklendi. Türkiye’de, bölgemizde ve dünyada barışı ancak, savaştan çıkarı olmayanlar inşa edilebilir. Tam da bu nedenle barış mücadelesinin sorumluluğu işçi ve emekçilerin kollarındadır. Kürt meselesinin, eşit haklara dayalı demokratik ve halkçı çözümü için güçlerimizi birleştirelim. Türkiye’de, bölgemizde ve dünyada barış için birleşerek savaşlara dur diyelim. Türkiye NATO’dan çıksın ve NATO dağıtılsın! ABD üslerin kapatılsın! Emek Partisi Genel Merkezi